2010’un en iyi korku filmi
2000’li yılların en önemli korku filmlerinden, hatta en iyi üç vampir filminden biri olduğu garanti olan 2008 yapımı “Gir Kanıma”, bizde 2010 başında vizyona girmişti. Bu başyapıtın neyse ki DVD’si de raflara giriyor. Filmi halen izlemediyseniz kaçırmamakta fayda var. İddia ediyorum, daha önce böyle bir vampir filmi görmediniz!
Thomas Alfredson’un “Gir Kanıma”sı (“Lat den Ratte Komma In”), 2008’de çekilmesine karşın ülkemizde ilk kez 2009 martında Ankara Film Festivali’nde gösterilebildi. Onun ardından Ocak 2010’da vizyona girdi. Bu hafta da neyse ki filmin DVD’si piyasaya sürülüyor. Biz öyle bilmesek de ülkemiz için bir ‘2010 filmi’ bu. Bu sebeple de 2010’un geneline baktığımızda şimdilik bu yılın en iyi korku filmi olarak anabiliriz “Gir Kanıma”yı.
Yeniden çevrimi üretildi bile
Filmin bu yıl içinde gerçekleştirilen ve “Canavar”ın (“Cloverfield”, 2008) yönetmeni Matt Reeves imzalı, “Let Me In” isimli bir Amerikan yeniden çevrimine sahip olması da bir hayli ilginç. Peki nedir bu filmi başyapıt yapan faktörler? Elbette vampir filmini alışık olduğumuzdan farklı bir alana taşıması. Bir kasaba filmi gibi başlasa da onun Amerikan sinemasındaki klişelerini kullanmaması.
Aksine bir Avrupalı yönetmen çekmiş gibi (ki öyle zaten) atmosferi, ses ve görüntü efektlerinin önüne alması. Görsel efekt kullansa da aslen dinginlik ve sessizlikle korkutması. Tabii bunda görüntü yönetmeni Hoyte Van Hoytema’nın da ustalıklı sinematografisinin payı büyük. Zaten onun da buradaki başarısıyla, 2010 yılında “The Fighter” adlı David O. Russell’ın yönetip Christian Bale, Mark Wahlberg ve Amy Adams’ın başrolünü oynadığı A sınıf bir Hollywood filmine zıpladığı söylenebilir.
2000’lerin en iyi birkaç korku filmi arasında!
Aslında “Gir Kanıma”, 12 yaşında çocukların kasaba hayatındaki yabancılaşmasının ve bu durumun vampirleşme sürecinin öyküsünü anlatıyor. Bir gençlik filmi ya da aşk filmi olarak da ele alınabilir.
Bu söylediklerimizi yaparken de korku ustalarınınki kadar yerinde bir sinema diliyle zirveye ulaşıyor. “Halka”nın (“Ringu”, 1998) çığır açan Japon yönetmeni Hideo Nakata’nın stiliyle İskandinavya’nın soğukluğunu birleştiriyor. Bu çarpıcı bileşimle de başyapıt kıvamına ulaşıyor. 2000’lerin en iyi korku filmlerinden biri karşımızdaki!
Oscar adayı “Aşk Dersi” de alınabilir
Vizyona girdiği zaman da ele aldığımız Oscar adayı “Aşk Dersi” (“An Education”), 60’lar İngiltere’sinde eğitim ile evlilik arasında kalmış 17 yaşında bir kızın toplumsal ve ailesel tepkiler sebebiyle yaşadıklarına odaklanıyor. Bu bir ‘genç kız-olgun erkek ilişkisi filmi’ olarak da anılabilir. Ancak temelde bir felsefik romantik-komedi aslında…
Özellikle Oscar’a aday olan Carey Mulligan’ın performansı ve yönetmen Lone Scherfig’in onun etrafına kurduğu samimi dünya ile dikkat çekiyor yapıt. Buradan da ahlak, hayaller ve tercihler üzerinden belli düşünsel alt metinler salgılıyor. Yan rollerdeki Alfred Molina, Emma Thmpson, Rosemund Pike ve Peter Sarsgaard’ın da dikkat çektiğini ekleyelim.
“Konak”, çöp geleneğimizin yeni halkası; “Cenova”, Winterbottom’un zayıf filmlerinden
Safranbolu’nun tarihi konaklarından birinde geçen bir slasher filmi. Oraya hapsolan gençlerin hikayesi. Korkuları, işledikleri günahlar ve eğlenceleri üzerine kurulmuş. Cem Akyoldaş’ın bu ilk filmi yönetmenin bilinciyle kült bir esere dönüşüyor. Oyuncuların eğlenceli halleri, film göndermeleri, sanat yönetimi ve kostüm tasarımının kitsch (bayağılık estetiği) halleriyle herkese şart! Öyle ki ucuzluk her anına hakim!
“Seni İstiyorum” (“I Want You”, 1998), “Uyduruk Bir Öykü” (“Tristam Shandy: A Cock and Bull Story”, 2005) ve “Seninle ya da Sensiz” (“With or Without You”, 2000) gibi filmleriyle dikkat çeken İngiliz yönetmen Michael Winterbottom’un 2008’de çektiği “Cenova” (“Genova”) vizyondan önce arşivlerimize giriyor. Başrollerde Colin Firth, Hope Davis ve Catherine Keener var. Film için ‘Cenova arka planlı Don’t Look Now’ diyebiliriz.
Öyle ki Nicolas Roeg’un sözünü ettiğimiz, bizde “Büyü” ismiyle bilinen 1973’de başyapıtı, korkunun M. Night Shyamalan’a (yani özellikle “Altın His”e) esin kaynaklığı yapan gotik alt türü için önemli bir mihenk taşı olmuştu. “Cenova” da o yolda ilerlemenin peşinde. Ancak ne sürprizli yapısını koruyabiliyor, ne gerilim örgüsünü kurabiliyor, ne de ölüm meselesinin üzerine zekice gidebiliyor. Bu sebeple Winterbottom’un son filmini beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Sadece yönetmenin filmografisini tamamlamak isteyenler “Cenova”nın DVD’sinin peşine düşebilirler.
